“Ne Yardan Geçer Ne Serden” Atasözü mü, Deyim mi? İlk Bakışta Basit, Aslında Oldukça Derin Bir Söz
Bu sözü günlük hayatta o kadar çok duyuyoruz ki, çoğu zaman üzerinde düşünmeden kullanıp geçiyoruz. Ben de özellikle insanların bir konuda karar veremediği, iki farklı şeyi aynı anda korumaya çalıştığı durumlarda “Ne yardan geçer ne serden” dendiğini duyduğumda, bunun yalnızca “kararsızlık” anlamına gelen sıradan bir söz olduğunu düşünürdüm. Fakat biraz kurcalayınca meselenin yalnızca kararsızlık olmadığını fark ettim.
Çünkü burada bir insanın aynı anda iki değerini, iki hedefini veya iki çıkarını korumaya çalışması var. Üstelik bu hedeflerden birine ulaşmak diğerinden fedakârlık etmeyi gerektirebiliyor.
Önce en önemli noktayı netleştirelim: “Ne yardan geçer ne serden” bir atasözü değil, deyimdir. Türk Dil Kurumunun yayımladığı bir çalışmada bu ifade açıkça deyimler arasında değerlendirilmekte; hatta “ne şiş yansın ne kebap” ve “ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli” gibi yapılarla birlikte cümle biçimindeki deyimlere örnek gösterilmektedir. Türk Dil Kurumu+1
TDK kaynaklı sözlük tanımında anlamı da oldukça açık: İstediği şey fedakârlık gerektirdiği hâlde fedakârlığa yanaşmayan, fakat istediğinden de vazgeçmeyen kişiler için kullanılır. Habertürk
Yani mesele sadece “karar verememek” değil. Asıl mesele, iki taraftan da vazgeçmek istememek.
“Yâr” ve “ser” ne anlama geliyor?
Buradaki kelimeler de deyimin anlamını çözmek açısından önemli.
“Yâr” eski ve edebî kullanımda sevgili, dost veya gönül verilen kişi anlamlarına gelebiliyor. “Ser” ise Farsça kökenli bir kelime ve “baş” anlamında kullanılıyor. “Serden geçmek” ifadesi de buradan hareketle kişinin kendi canını, güvenliğini veya kendisini feda etmeyi göze alması düşüncesini çağrıştırıyor. Türkçede “serden geçmek” ayrıca bağımsız bir deyim olarak da kullanılıyor. Vikisözlük
Dolayısıyla “ne yardan geçer ne serden” ifadesinin temelinde sembolik bir ikilem bulunuyor:
Yârden geçmek: Sevdiğinden, istediğinden veya değer verdiğinden vazgeçmek.
Serden geçmek: Bunun karşılığında kendi rahatından, güvenliğinden, çıkarından ya da başka bir değerinden vazgeçmek.
Fakat kişi ikisini de istemiyor.
Bu açıdan baktığımızda deyimin günümüzdeki kullanım alanı oldukça genişliyor.
Bir çalışan “Maaşım artsın ama daha fazla sorumluluk almayayım” diyorsa, biri “Hem bu şehirde kalmak istiyorum hem de başka bir şehirdeki iş fırsatını kaçırmak istemiyorum” diyorsa veya bir insan “İlişkimi sürdüreyim ama hayat tarzımdan hiçbir şey değiştirmeyeyim” diyorsa, günlük dilde bu deyim kullanılabilir.
Atasözü ile deyim arasındaki fark neden önemli?
Bence bu ayrım sadece sınavlarda doğru cevabı işaretlemek için önemli değil. Dilin nasıl çalıştığını anlamak açısından da değerli.
Atasözleri genellikle toplumun deneyimlerinden süzülmüş genel bir yargı, öğüt veya hayat kuralı ifade eder. Deyimler ise belirli bir durumu daha etkili, yoğun ve çoğu zaman mecazlı biçimde anlatır.
TDK'nin yayımladığı dilbilim çalışmasında da bu ayrım özellikle vurgulanıyor: Deyimler belli bir durumu veya kavramı ifade eden kalıplardır; atasözleri ise genel bir hüküm veya öğüt verme özelliği taşıyabilir. Aynı çalışmada “ne yardan geçer, ne serden” doğrudan deyim örnekleri arasında gösteriliyor. Türk Dil Kurumu+1
Bu nedenle “Ne yardan geçer ne serden bir atasözüdür” demek yaygın bir hata olsa da dilbilimsel açıdan doğru sınıflandırma deyim şeklindedir.
Üstelik bu hata tamamen şaşırtıcı da değil. Çünkü cümle şeklindeki bazı deyimler atasözlerine oldukça fazla benzeyebiliyor. TDK'nin ilgili çalışmasının tartıştığı meselelerden biri de zaten deyimlerle atasözlerinin sınıflandırılmasında geçmişte ortaya çıkan bu tür karışıklıklar. Türk Dil Kurumu
Peki bu deyim neden bugün hâlâ bu kadar kullanışlı?
Çünkü modern hayatın önemli bir bölümü aslında “trade-off”, yani ödünleşme üzerine kurulu.
Ekonomide bir kaynağı bir yere ayırdığımızda başka bir yere daha az kaynak kalır. İş hayatında zaman, para ve insan gücü sınırlıdır. İlişkilerde de zaman ve duygusal enerji sınırsız değildir. Eğitimde, kariyerde, aile hayatında ve hatta hobilerde bile sürekli tercihler yapıyoruz.
Psikoloji alanındaki karar verme araştırmaları da insanların seçim yaparken çoğu zaman birbirinden tamamen bağımsız hedeflerle değil, birbiriyle çatışan hedeflerle uğraştığını gösteriyor. Annual Review of Psychology'de yayımlanan bir derleme, tercihlerin önemli bir bölümünün bu tür ödünleşmeler içerdiğini ve insanların bazen iki uçtan birini seçmek yerine hedefleri dengeleyen “karma” çözümlere yöneldiğini ortaya koyuyor. Annual Reviews
Burada deyimin modern karşılığını görmek mümkün.
Örneğin bir çalışan için:
Yüksek maaş + düşük sorumluluk + kısa çalışma süresi + hızlı kariyer
dörtlüsünü aynı anda elde etmek çoğu durumda kolay değildir.
Benzer şekilde bir aile için:
Daha büyük ev + merkezi konum + düşük kira + düşük ulaşım maliyeti
gibi dört hedefin aynı anda gerçekleşmesi her zaman mümkün olmayabilir.
İnsan “Hepsini istiyorum” dediğinde aslında “ne yardan geçerim ne serden” durumuna yaklaşır.
Karar verememek mi, yoksa seçenekleri korumak mı?
Burada deyime yönelik önemli bir eleştiri yapabiliriz.
Birine “Ne yardan geçiyor ne serden” dediğimizde onu kolayca kararsız, korkak veya çıkarcı olarak etiketleyebiliriz. Fakat gerçek hayattaki her ikilem bu kadar basit değil.
Bazen insan gerçekten karar veremediği için değil, henüz doğru bilgiye sahip olmadığı için karar vermiyordur.
Örneğin bir kişi iş değiştirmek istiyor. Yeni iş daha yüksek maaş veriyor ancak şirketin uzun vadeli durumu belirsiz. Mevcut işinde maaş düşük ama düzenli gelir ve güçlü bir sosyal çevre var.
Dışarıdan bakan biri “Karar ver artık” diyebilir.
Fakat burada beklemek mutlaka irrasyonel midir?
Hayır.
Karar teorisi açısından belirsizliğin kendisi önemli bir değişkendir. Bir kararın sonucuna ilişkin bilgi eksikse, biraz daha bilgi toplamak bazen rasyonel olabilir.
Sorun, bilgi toplamakla karar vermeyi sürekli ertelemek arasındaki çizginin nerede olduğunu belirlemektir.
İşte deyim bu noktada biraz haksızlık da yapabilir. Çünkü bir kişinin iki seçeneği bir süre birlikte değerlendirmesi her zaman “fedakârlıktan kaçmak” anlamına gelmez.
Gerçek hayatta “ne yardan ne serden” durumuna bir örnek: Kariyer ve aile
Günümüzde bunun en görünür örneklerinden biri kariyer ile özel yaşam arasındaki denge.
Diyelim ki bir kişi kariyerinde yükselmek için başka bir şehre taşınma fırsatı buldu. Yeni görev daha fazla gelir ve prestij sağlıyor. Fakat taşınmak eşinden, ailesinden veya sosyal çevresinden uzaklaşması anlamına geliyor.
Burada sadece “hangisini seçiyorsun?” demek fazla basit.
Çünkü kararın ekonomik sonucu olduğu kadar sosyal sonucu da var.
İnsan davranışları üzerine yapılan araştırmaların önemli bir kısmı, kararların yalnızca parasal kazanç üzerinden verilmediğini ortaya koyuyor. İnsanlar sosyal ilişkileri, kimliklerini, gelecek beklentilerini, aidiyetlerini ve kayıp duygusunu da hesaba katıyor.
Dolayısıyla bu deyimi kullanırken karşımızdaki kişiye “Sen karar veremiyorsun” demek yerine bazen “Sen aslında iki önemli değer arasında sıkışmışsın” demek daha açıklayıcı olabilir.
Bu ikisi aynı şey değil.
Erkekler daha çözümcü, kadınlar daha duygusal mı?
Bu konuya özellikle dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü deyim üzerine konuşurken hemen “erkekler böyle karar verir, kadınlar şöyle karar verir” türünden klişelere kaymak çok kolay.
Gerçek araştırmalar ise tabloyu bundan daha karmaşık gösteriyor.
Örneğin risk alma konusunda geniş bir literatür var. 150 çalışmanın meta-analizini yapan Byrnes, Miller ve Schafer, 16 farklı risk alma türünün 14'ünde erkek katılımcıların ortalama risk alma eğilimlerinin daha yüksek olduğunu bildirmişti. Ancak araştırmacılar aynı zamanda farkların riskin türüne ve yaşa göre değiştiğini ve zaman içinde bazı farkların küçüldüğünü de belirtiyor. ResearchGate
Daha yeni araştırmalar da karar verme alanında cinsiyet farklarını incelemeye devam ediyor. Örneğin Iowa Gambling Task üzerine 110 çalışmayı birleştiren yakın tarihli bir meta-analiz, belirli bir laboratuvar karar görevinde erkeklerin ortalama performansının daha yüksek olduğunu bildirmiş; fakat çalışmalar arasında önemli heterojenlik bulunduğunu da vurgulamıştır. PubMed Central (PMC)
Bunlar “erkekler stratejiktir, kadınlar duygusaldır” sonucunu desteklemez.
En fazla şunu söyleyebiliriz: Bazı karar görevlerinde ortalama cinsiyet farklılıkları gözlenebiliyor; fakat bu sonuçları bütün erkeklere ve bütün kadınlara kişilik özelliği olarak uygulamak bilimsel açıdan doğru değil.
Dolayısıyla bir erkek “Bu ilişkinin geleceği yok, ayrılalım” diyerek daha sonuç odaklı davranabilirken başka bir erkek ilişkinin sosyal boyutlarını uzun uzun değerlendirebilir.
Aynı şekilde bir kadın “Bu kararın finansal sonucu nedir?” diye son derece analitik davranabilirken başka bir kadın “Bu karar ailemi ve çevremi nasıl etkiler?” diye daha ilişkisel bir çerçeve kurabilir.
Asıl mesele cinsiyet değil, kişinin öncelikleri, deneyimleri, kişiliği, içinde bulunduğu koşullar ve kararın niteliğidir.
Bence deyimin en önemli taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor: İnsanları “mantıklı erkek” ve “duygusal kadın” gibi iki kutuya ayırmak yerine, herkesin aynı anda birden fazla değeri korumaya çalışabileceğini gösteriyor.
Seçenek çoğaldıkça karar vermek neden bazen zorlaşıyor?
İlginç bir başka bağlantı da “choice overload”, yani seçim aşırı yükü araştırmaları.
2015 yılında yayımlanan ve 99 gözlem ile toplam 7.202 katılımcının verilerini inceleyen bir meta-analiz, seçenek sayısının etkisinin kararın karmaşıklığı, görevin zorluğu, kişinin tercihinden ne kadar emin olduğu ve karar hedefi gibi faktörlere bağlı olduğunu gösterdi. Araştırmada seçeneklerin artmasının bazı koşullarda karar vermeyi erteleme, pişmanlık ve memnuniyetsizlik gibi sonuçlarla ilişkili olabileceği bulundu. ScienceDirect+1
2024 tarihli başka bir derleme de seçimlerin her zaman özgürlük ve mutluluk getirmediğini; karar görevinin kişinin bilişsel kapasitesini aşması durumunda fazla seçeneğin karar vermekten kaçınmayı ve pişmanlığı artırabileceğini belirtiyor. Frontiers+1
Bunu günlük hayatımıza uyarlarsak oldukça tanıdık bir tablo çıkıyor.
Bir telefon alacağız:
128 GB mı?
256 GB mı?
512 GB mı?
Kamera önemli mi?
Pil önemli mi?
Fiyat?
Marka?
Garanti?
Performans?
İnsan bazen “Ben sadece telefon alacaktım” noktasına geliyor.
Aynı durum ilişkilerde ve kariyerde de yaşanabiliyor. Seçenek sayısı arttıkça insanın “doğru seçimi” bulma arzusu da artıyor. Bu da karar vermeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştırabiliyor.
Dolayısıyla “ne yardan geçer ne serden” bazen kişinin iki seçeneğe fazla bağlanmasından değil, fazla sayıda hedefi aynı anda optimize etmeye çalışmasından kaynaklanabilir.
Bir başka sorun: Harcadığımız emek bizi yanlış kararda tutabilir
Deyimin bir başka psikolojik bağlantısı da “sunk cost”, yani batık maliyet etkisi.
Batık maliyet, artık geri alınamayacak zaman, para veya emeğin sonraki kararı etkilemesi anlamına geliyor. Araştırmalarda insanların geçmişte yaptıkları yatırımlar nedeniyle artık avantajlı olmayan projelere devam etme eğilimleri incelenmiş durumda. Doi.org
Mesela biri yıllardır mutsuz olduğu bir işte çalışıyor olabilir.
“Onca yıl verdim.”
“Bu kadar emek boşa gitmesin.”
“Şimdi bırakırsam bütün çabam çöpe gider.”
Burada kişi hem mevcut düzenini bırakmak istemiyor hem de bu düzenin sorunlarını değiştirmeye yanaşmıyor olabilir.
Bu da deyimin günlük hayattaki güçlü örneklerinden biri.
İlişkilerde de benzer bir durum görülebilir:
“Beş yıldır beraberiz.”
“Onca anımız var.”
“Aileler tanışıyor.”
“Bu kadar emekten sonra nasıl ayrılacağım?”
Fakat geçmişte harcanan zaman, gelecekteki kararın tek başına gerekçesi olmamalı.
Bu noktada “ne yardan geçer ne serden” sözünü yalnızca kararsızlığı eleştiren bir ifade olarak değil, insanın kaybetme korkusunu ve geçmiş yatırımlarına bağlılığını anlatan bir kültürel gözlem olarak okumak daha ilginç geliyor bana.
Deyimin güçlü tarafı ne, zayıf tarafı ne?
Güçlü tarafı şu: Çok uzun bir psikolojik durumu birkaç kelimeyle anlatabiliyor.
“Bu insan iki seçenek arasında sıkışmış durumda ve ikisinden de vazgeçmek istemiyor.”
Bunu tek cümlede anlatmak yerine “Ne yardan geçer ne serden” dediğimizde dinleyen kişi durumu hemen kavrıyor.
Deyimin kültürel gücü burada.
Ama zayıf tarafı da aynı yerde.
Çünkü bir insanın neden iki seçenek arasında kaldığını açıklamıyor.
Kişi korkuyor olabilir.
Bilgi eksikliği yaşıyor olabilir.
İki seçeneğin de gerçekten değerli olduğunu düşünüyor olabilir.
Ekonomik olarak mecbur olabilir.
Ailesinin beklentileriyle kendi istekleri çatışıyor olabilir.
Ya da gerçekten sorumluluk almak istemiyor olabilir.
Deyim bütün bu farklı nedenleri tek bir kalıba sıkıştırıyor.
Bu nedenle günlük konuşmada açıklayıcı olabilir ama psikolojik teşhis yerine kullanılmamalı.
Bence asıl soru “Neden vazgeçmiyorsun?” değil
Bu deyimi duyduğumda artık kendime başka bir soru sormayı daha anlamlı buluyorum:
“Bu kişinin vazgeçmek istemediği iki şey gerçekten birbirinin alternatifi mi?”
Çünkü bazen mesele seçim yapmak değil, üçüncü bir seçenek yaratmak.
Örneğin çalışan ya işini bırakacak ya da mutsuz olmaya devam edecek diye düşünüyorsa, belki çalışma saatlerini değiştirmek, görev alanını değiştirmek veya başka bir pozisyon aramak üçüncü bir yol olabilir.
Bir çift ya ilişkiye devam edecek ya da ayrılacak diye düşünüyorsa, belki yaşam düzenini değiştirmek, sorumlulukları yeniden paylaşmak veya ilişki sorunlarını farklı biçimde ele almak başka bir seçenek yaratabilir.
İşte burada “ne yardan geçer ne serden” ifadesinin eleştirel sınırı ortaya çıkıyor.
Her ikilemin çözümü mutlaka “birinden vazgeçmek” olmayabilir.
Fakat bazı durumlarda gerçekten de bütün hedefleri aynı anda gerçekleştirmek mümkün değildir.
O zaman öncelik belirlemek gerekir.
Forumda asıl tartışılması gereken soru
Bence “Ne yardan geçer ne serden” deyimini sadece “kararsız insanların sözü” olarak görmek bu deyimin kapsamını daraltıyor.
Bu söz aslında insan davranışındaki çok eski bir probleme işaret ediyor:
Bir şeyi gerçekten istiyorsak, onun bedelini ödemeye ne kadar hazırız?
İş hayatında özgürlük istiyorsak daha az gelirle yaşamayı göze alabilir miyiz?
Daha yüksek gelir istiyorsak daha fazla sorumluluğu kabul eder miyiz?
İlişkide yakınlık istiyorsak kendi alışkanlıklarımızdan bazılarını değiştirebilir miyiz?
Aileye zaman ayırmak istiyorsak kariyer fırsatlarından bazılarından vazgeçmeye hazır mıyız?
Ve belki daha önemlisi:
Her fedakârlık gerçekten gerekli mi, yoksa bazen bize seçenek yokmuş gibi mi geliyor?
Bana göre deyimin günümüzde hâlâ güçlü olmasının nedeni tam olarak bu. İnsanların sorunları değişiyor ama ödünleşme problemi değişmiyor.
Ekonomi bize kaynakların sınırlı olduğunu söylüyor. Psikoloji kararların her zaman tamamen rasyonel olmadığını gösteriyor. Sosyoloji bireyin ilişkilerden bağımsız hareket etmediğini hatırlatıyor. Dil ise bütün bu karmaşık durumu birkaç kelimeyle özetleyebiliyor.
“Ne yardan geçer ne serden” bu nedenle sadece eski bir söz değil; istek, fedakârlık, bağlılık, karar verme ve kaybetme korkusu arasındaki gerilimi anlatan oldukça yoğun bir deyim.
Ve sanırım forumda tartışmaya değer en güzel soru da şu:
Sizce “ne yardan geçer ne serden” denilen kişi gerçekten kararsız mıdır, yoksa bazen hayatın bize sunduğu seçenekler gereğinden fazla mı ikili hale getiriliyor? Bir insan hem sevdiğini hem de kendi hayat düzenini korumaya çalıştığında, bu bencillik mi, kararsızlık mı, yoksa makul bir denge arayışı mı?
Bu sözü günlük hayatta o kadar çok duyuyoruz ki, çoğu zaman üzerinde düşünmeden kullanıp geçiyoruz. Ben de özellikle insanların bir konuda karar veremediği, iki farklı şeyi aynı anda korumaya çalıştığı durumlarda “Ne yardan geçer ne serden” dendiğini duyduğumda, bunun yalnızca “kararsızlık” anlamına gelen sıradan bir söz olduğunu düşünürdüm. Fakat biraz kurcalayınca meselenin yalnızca kararsızlık olmadığını fark ettim.
Çünkü burada bir insanın aynı anda iki değerini, iki hedefini veya iki çıkarını korumaya çalışması var. Üstelik bu hedeflerden birine ulaşmak diğerinden fedakârlık etmeyi gerektirebiliyor.
Önce en önemli noktayı netleştirelim: “Ne yardan geçer ne serden” bir atasözü değil, deyimdir. Türk Dil Kurumunun yayımladığı bir çalışmada bu ifade açıkça deyimler arasında değerlendirilmekte; hatta “ne şiş yansın ne kebap” ve “ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli” gibi yapılarla birlikte cümle biçimindeki deyimlere örnek gösterilmektedir. Türk Dil Kurumu+1
TDK kaynaklı sözlük tanımında anlamı da oldukça açık: İstediği şey fedakârlık gerektirdiği hâlde fedakârlığa yanaşmayan, fakat istediğinden de vazgeçmeyen kişiler için kullanılır. Habertürk
Yani mesele sadece “karar verememek” değil. Asıl mesele, iki taraftan da vazgeçmek istememek.
“Yâr” ve “ser” ne anlama geliyor?
Buradaki kelimeler de deyimin anlamını çözmek açısından önemli.
“Yâr” eski ve edebî kullanımda sevgili, dost veya gönül verilen kişi anlamlarına gelebiliyor. “Ser” ise Farsça kökenli bir kelime ve “baş” anlamında kullanılıyor. “Serden geçmek” ifadesi de buradan hareketle kişinin kendi canını, güvenliğini veya kendisini feda etmeyi göze alması düşüncesini çağrıştırıyor. Türkçede “serden geçmek” ayrıca bağımsız bir deyim olarak da kullanılıyor. Vikisözlük
Dolayısıyla “ne yardan geçer ne serden” ifadesinin temelinde sembolik bir ikilem bulunuyor:
Yârden geçmek: Sevdiğinden, istediğinden veya değer verdiğinden vazgeçmek.
Serden geçmek: Bunun karşılığında kendi rahatından, güvenliğinden, çıkarından ya da başka bir değerinden vazgeçmek.
Fakat kişi ikisini de istemiyor.
Bu açıdan baktığımızda deyimin günümüzdeki kullanım alanı oldukça genişliyor.
Bir çalışan “Maaşım artsın ama daha fazla sorumluluk almayayım” diyorsa, biri “Hem bu şehirde kalmak istiyorum hem de başka bir şehirdeki iş fırsatını kaçırmak istemiyorum” diyorsa veya bir insan “İlişkimi sürdüreyim ama hayat tarzımdan hiçbir şey değiştirmeyeyim” diyorsa, günlük dilde bu deyim kullanılabilir.
Atasözü ile deyim arasındaki fark neden önemli?
Bence bu ayrım sadece sınavlarda doğru cevabı işaretlemek için önemli değil. Dilin nasıl çalıştığını anlamak açısından da değerli.
Atasözleri genellikle toplumun deneyimlerinden süzülmüş genel bir yargı, öğüt veya hayat kuralı ifade eder. Deyimler ise belirli bir durumu daha etkili, yoğun ve çoğu zaman mecazlı biçimde anlatır.
TDK'nin yayımladığı dilbilim çalışmasında da bu ayrım özellikle vurgulanıyor: Deyimler belli bir durumu veya kavramı ifade eden kalıplardır; atasözleri ise genel bir hüküm veya öğüt verme özelliği taşıyabilir. Aynı çalışmada “ne yardan geçer, ne serden” doğrudan deyim örnekleri arasında gösteriliyor. Türk Dil Kurumu+1
Bu nedenle “Ne yardan geçer ne serden bir atasözüdür” demek yaygın bir hata olsa da dilbilimsel açıdan doğru sınıflandırma deyim şeklindedir.
Üstelik bu hata tamamen şaşırtıcı da değil. Çünkü cümle şeklindeki bazı deyimler atasözlerine oldukça fazla benzeyebiliyor. TDK'nin ilgili çalışmasının tartıştığı meselelerden biri de zaten deyimlerle atasözlerinin sınıflandırılmasında geçmişte ortaya çıkan bu tür karışıklıklar. Türk Dil Kurumu
Peki bu deyim neden bugün hâlâ bu kadar kullanışlı?
Çünkü modern hayatın önemli bir bölümü aslında “trade-off”, yani ödünleşme üzerine kurulu.
Ekonomide bir kaynağı bir yere ayırdığımızda başka bir yere daha az kaynak kalır. İş hayatında zaman, para ve insan gücü sınırlıdır. İlişkilerde de zaman ve duygusal enerji sınırsız değildir. Eğitimde, kariyerde, aile hayatında ve hatta hobilerde bile sürekli tercihler yapıyoruz.
Psikoloji alanındaki karar verme araştırmaları da insanların seçim yaparken çoğu zaman birbirinden tamamen bağımsız hedeflerle değil, birbiriyle çatışan hedeflerle uğraştığını gösteriyor. Annual Review of Psychology'de yayımlanan bir derleme, tercihlerin önemli bir bölümünün bu tür ödünleşmeler içerdiğini ve insanların bazen iki uçtan birini seçmek yerine hedefleri dengeleyen “karma” çözümlere yöneldiğini ortaya koyuyor. Annual Reviews
Burada deyimin modern karşılığını görmek mümkün.
Örneğin bir çalışan için:
Yüksek maaş + düşük sorumluluk + kısa çalışma süresi + hızlı kariyer
dörtlüsünü aynı anda elde etmek çoğu durumda kolay değildir.
Benzer şekilde bir aile için:
Daha büyük ev + merkezi konum + düşük kira + düşük ulaşım maliyeti
gibi dört hedefin aynı anda gerçekleşmesi her zaman mümkün olmayabilir.
İnsan “Hepsini istiyorum” dediğinde aslında “ne yardan geçerim ne serden” durumuna yaklaşır.
Karar verememek mi, yoksa seçenekleri korumak mı?
Burada deyime yönelik önemli bir eleştiri yapabiliriz.
Birine “Ne yardan geçiyor ne serden” dediğimizde onu kolayca kararsız, korkak veya çıkarcı olarak etiketleyebiliriz. Fakat gerçek hayattaki her ikilem bu kadar basit değil.
Bazen insan gerçekten karar veremediği için değil, henüz doğru bilgiye sahip olmadığı için karar vermiyordur.
Örneğin bir kişi iş değiştirmek istiyor. Yeni iş daha yüksek maaş veriyor ancak şirketin uzun vadeli durumu belirsiz. Mevcut işinde maaş düşük ama düzenli gelir ve güçlü bir sosyal çevre var.
Dışarıdan bakan biri “Karar ver artık” diyebilir.
Fakat burada beklemek mutlaka irrasyonel midir?
Hayır.
Karar teorisi açısından belirsizliğin kendisi önemli bir değişkendir. Bir kararın sonucuna ilişkin bilgi eksikse, biraz daha bilgi toplamak bazen rasyonel olabilir.
Sorun, bilgi toplamakla karar vermeyi sürekli ertelemek arasındaki çizginin nerede olduğunu belirlemektir.
İşte deyim bu noktada biraz haksızlık da yapabilir. Çünkü bir kişinin iki seçeneği bir süre birlikte değerlendirmesi her zaman “fedakârlıktan kaçmak” anlamına gelmez.
Gerçek hayatta “ne yardan ne serden” durumuna bir örnek: Kariyer ve aile
Günümüzde bunun en görünür örneklerinden biri kariyer ile özel yaşam arasındaki denge.
Diyelim ki bir kişi kariyerinde yükselmek için başka bir şehre taşınma fırsatı buldu. Yeni görev daha fazla gelir ve prestij sağlıyor. Fakat taşınmak eşinden, ailesinden veya sosyal çevresinden uzaklaşması anlamına geliyor.
Burada sadece “hangisini seçiyorsun?” demek fazla basit.
Çünkü kararın ekonomik sonucu olduğu kadar sosyal sonucu da var.
İnsan davranışları üzerine yapılan araştırmaların önemli bir kısmı, kararların yalnızca parasal kazanç üzerinden verilmediğini ortaya koyuyor. İnsanlar sosyal ilişkileri, kimliklerini, gelecek beklentilerini, aidiyetlerini ve kayıp duygusunu da hesaba katıyor.
Dolayısıyla bu deyimi kullanırken karşımızdaki kişiye “Sen karar veremiyorsun” demek yerine bazen “Sen aslında iki önemli değer arasında sıkışmışsın” demek daha açıklayıcı olabilir.
Bu ikisi aynı şey değil.
Erkekler daha çözümcü, kadınlar daha duygusal mı?
Bu konuya özellikle dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü deyim üzerine konuşurken hemen “erkekler böyle karar verir, kadınlar şöyle karar verir” türünden klişelere kaymak çok kolay.
Gerçek araştırmalar ise tabloyu bundan daha karmaşık gösteriyor.
Örneğin risk alma konusunda geniş bir literatür var. 150 çalışmanın meta-analizini yapan Byrnes, Miller ve Schafer, 16 farklı risk alma türünün 14'ünde erkek katılımcıların ortalama risk alma eğilimlerinin daha yüksek olduğunu bildirmişti. Ancak araştırmacılar aynı zamanda farkların riskin türüne ve yaşa göre değiştiğini ve zaman içinde bazı farkların küçüldüğünü de belirtiyor. ResearchGate
Daha yeni araştırmalar da karar verme alanında cinsiyet farklarını incelemeye devam ediyor. Örneğin Iowa Gambling Task üzerine 110 çalışmayı birleştiren yakın tarihli bir meta-analiz, belirli bir laboratuvar karar görevinde erkeklerin ortalama performansının daha yüksek olduğunu bildirmiş; fakat çalışmalar arasında önemli heterojenlik bulunduğunu da vurgulamıştır. PubMed Central (PMC)
Bunlar “erkekler stratejiktir, kadınlar duygusaldır” sonucunu desteklemez.
En fazla şunu söyleyebiliriz: Bazı karar görevlerinde ortalama cinsiyet farklılıkları gözlenebiliyor; fakat bu sonuçları bütün erkeklere ve bütün kadınlara kişilik özelliği olarak uygulamak bilimsel açıdan doğru değil.
Dolayısıyla bir erkek “Bu ilişkinin geleceği yok, ayrılalım” diyerek daha sonuç odaklı davranabilirken başka bir erkek ilişkinin sosyal boyutlarını uzun uzun değerlendirebilir.
Aynı şekilde bir kadın “Bu kararın finansal sonucu nedir?” diye son derece analitik davranabilirken başka bir kadın “Bu karar ailemi ve çevremi nasıl etkiler?” diye daha ilişkisel bir çerçeve kurabilir.
Asıl mesele cinsiyet değil, kişinin öncelikleri, deneyimleri, kişiliği, içinde bulunduğu koşullar ve kararın niteliğidir.
Bence deyimin en önemli taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor: İnsanları “mantıklı erkek” ve “duygusal kadın” gibi iki kutuya ayırmak yerine, herkesin aynı anda birden fazla değeri korumaya çalışabileceğini gösteriyor.
Seçenek çoğaldıkça karar vermek neden bazen zorlaşıyor?
İlginç bir başka bağlantı da “choice overload”, yani seçim aşırı yükü araştırmaları.
2015 yılında yayımlanan ve 99 gözlem ile toplam 7.202 katılımcının verilerini inceleyen bir meta-analiz, seçenek sayısının etkisinin kararın karmaşıklığı, görevin zorluğu, kişinin tercihinden ne kadar emin olduğu ve karar hedefi gibi faktörlere bağlı olduğunu gösterdi. Araştırmada seçeneklerin artmasının bazı koşullarda karar vermeyi erteleme, pişmanlık ve memnuniyetsizlik gibi sonuçlarla ilişkili olabileceği bulundu. ScienceDirect+1
2024 tarihli başka bir derleme de seçimlerin her zaman özgürlük ve mutluluk getirmediğini; karar görevinin kişinin bilişsel kapasitesini aşması durumunda fazla seçeneğin karar vermekten kaçınmayı ve pişmanlığı artırabileceğini belirtiyor. Frontiers+1
Bunu günlük hayatımıza uyarlarsak oldukça tanıdık bir tablo çıkıyor.
Bir telefon alacağız:
128 GB mı?
256 GB mı?
512 GB mı?
Kamera önemli mi?
Pil önemli mi?
Fiyat?
Marka?
Garanti?
Performans?
İnsan bazen “Ben sadece telefon alacaktım” noktasına geliyor.
Aynı durum ilişkilerde ve kariyerde de yaşanabiliyor. Seçenek sayısı arttıkça insanın “doğru seçimi” bulma arzusu da artıyor. Bu da karar vermeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştırabiliyor.
Dolayısıyla “ne yardan geçer ne serden” bazen kişinin iki seçeneğe fazla bağlanmasından değil, fazla sayıda hedefi aynı anda optimize etmeye çalışmasından kaynaklanabilir.
Bir başka sorun: Harcadığımız emek bizi yanlış kararda tutabilir
Deyimin bir başka psikolojik bağlantısı da “sunk cost”, yani batık maliyet etkisi.
Batık maliyet, artık geri alınamayacak zaman, para veya emeğin sonraki kararı etkilemesi anlamına geliyor. Araştırmalarda insanların geçmişte yaptıkları yatırımlar nedeniyle artık avantajlı olmayan projelere devam etme eğilimleri incelenmiş durumda. Doi.org
Mesela biri yıllardır mutsuz olduğu bir işte çalışıyor olabilir.
“Onca yıl verdim.”
“Bu kadar emek boşa gitmesin.”
“Şimdi bırakırsam bütün çabam çöpe gider.”
Burada kişi hem mevcut düzenini bırakmak istemiyor hem de bu düzenin sorunlarını değiştirmeye yanaşmıyor olabilir.
Bu da deyimin günlük hayattaki güçlü örneklerinden biri.
İlişkilerde de benzer bir durum görülebilir:
“Beş yıldır beraberiz.”
“Onca anımız var.”
“Aileler tanışıyor.”
“Bu kadar emekten sonra nasıl ayrılacağım?”
Fakat geçmişte harcanan zaman, gelecekteki kararın tek başına gerekçesi olmamalı.
Bu noktada “ne yardan geçer ne serden” sözünü yalnızca kararsızlığı eleştiren bir ifade olarak değil, insanın kaybetme korkusunu ve geçmiş yatırımlarına bağlılığını anlatan bir kültürel gözlem olarak okumak daha ilginç geliyor bana.
Deyimin güçlü tarafı ne, zayıf tarafı ne?
Güçlü tarafı şu: Çok uzun bir psikolojik durumu birkaç kelimeyle anlatabiliyor.
“Bu insan iki seçenek arasında sıkışmış durumda ve ikisinden de vazgeçmek istemiyor.”
Bunu tek cümlede anlatmak yerine “Ne yardan geçer ne serden” dediğimizde dinleyen kişi durumu hemen kavrıyor.
Deyimin kültürel gücü burada.
Ama zayıf tarafı da aynı yerde.
Çünkü bir insanın neden iki seçenek arasında kaldığını açıklamıyor.
Kişi korkuyor olabilir.
Bilgi eksikliği yaşıyor olabilir.
İki seçeneğin de gerçekten değerli olduğunu düşünüyor olabilir.
Ekonomik olarak mecbur olabilir.
Ailesinin beklentileriyle kendi istekleri çatışıyor olabilir.
Ya da gerçekten sorumluluk almak istemiyor olabilir.
Deyim bütün bu farklı nedenleri tek bir kalıba sıkıştırıyor.
Bu nedenle günlük konuşmada açıklayıcı olabilir ama psikolojik teşhis yerine kullanılmamalı.
Bence asıl soru “Neden vazgeçmiyorsun?” değil
Bu deyimi duyduğumda artık kendime başka bir soru sormayı daha anlamlı buluyorum:
“Bu kişinin vazgeçmek istemediği iki şey gerçekten birbirinin alternatifi mi?”
Çünkü bazen mesele seçim yapmak değil, üçüncü bir seçenek yaratmak.
Örneğin çalışan ya işini bırakacak ya da mutsuz olmaya devam edecek diye düşünüyorsa, belki çalışma saatlerini değiştirmek, görev alanını değiştirmek veya başka bir pozisyon aramak üçüncü bir yol olabilir.
Bir çift ya ilişkiye devam edecek ya da ayrılacak diye düşünüyorsa, belki yaşam düzenini değiştirmek, sorumlulukları yeniden paylaşmak veya ilişki sorunlarını farklı biçimde ele almak başka bir seçenek yaratabilir.
İşte burada “ne yardan geçer ne serden” ifadesinin eleştirel sınırı ortaya çıkıyor.
Her ikilemin çözümü mutlaka “birinden vazgeçmek” olmayabilir.
Fakat bazı durumlarda gerçekten de bütün hedefleri aynı anda gerçekleştirmek mümkün değildir.
O zaman öncelik belirlemek gerekir.
Forumda asıl tartışılması gereken soru
Bence “Ne yardan geçer ne serden” deyimini sadece “kararsız insanların sözü” olarak görmek bu deyimin kapsamını daraltıyor.
Bu söz aslında insan davranışındaki çok eski bir probleme işaret ediyor:
Bir şeyi gerçekten istiyorsak, onun bedelini ödemeye ne kadar hazırız?
İş hayatında özgürlük istiyorsak daha az gelirle yaşamayı göze alabilir miyiz?
Daha yüksek gelir istiyorsak daha fazla sorumluluğu kabul eder miyiz?
İlişkide yakınlık istiyorsak kendi alışkanlıklarımızdan bazılarını değiştirebilir miyiz?
Aileye zaman ayırmak istiyorsak kariyer fırsatlarından bazılarından vazgeçmeye hazır mıyız?
Ve belki daha önemlisi:
Her fedakârlık gerçekten gerekli mi, yoksa bazen bize seçenek yokmuş gibi mi geliyor?
Bana göre deyimin günümüzde hâlâ güçlü olmasının nedeni tam olarak bu. İnsanların sorunları değişiyor ama ödünleşme problemi değişmiyor.
Ekonomi bize kaynakların sınırlı olduğunu söylüyor. Psikoloji kararların her zaman tamamen rasyonel olmadığını gösteriyor. Sosyoloji bireyin ilişkilerden bağımsız hareket etmediğini hatırlatıyor. Dil ise bütün bu karmaşık durumu birkaç kelimeyle özetleyebiliyor.
“Ne yardan geçer ne serden” bu nedenle sadece eski bir söz değil; istek, fedakârlık, bağlılık, karar verme ve kaybetme korkusu arasındaki gerilimi anlatan oldukça yoğun bir deyim.
Ve sanırım forumda tartışmaya değer en güzel soru da şu:
Sizce “ne yardan geçer ne serden” denilen kişi gerçekten kararsız mıdır, yoksa bazen hayatın bize sunduğu seçenekler gereğinden fazla mı ikili hale getiriliyor? Bir insan hem sevdiğini hem de kendi hayat düzenini korumaya çalıştığında, bu bencillik mi, kararsızlık mı, yoksa makul bir denge arayışı mı?