Aşk nedir ve nasıl tanımlanır ?

Ela

New member
Aşk Nedir ve Nasıl Tanımlanır? Farklı Kültürler ve Toplumlar Açısından Aşkın Anlamı

Aşk Nedir? Tek Bir Tanıma Sığmayan Bir Duygu

Aşkın ne olduğunu gerçekten düşündüğümüzde, cevap vermek şaşırtıcı derecede zorlaşıyor. Birine bakınca kalbin hızlanması mı, yıllar geçmesine rağmen bir insanın yanında kendimizi güvende hissetmemiz mi, yoksa onun iyiliğini kendi çıkarımızın önüne koyabilmek mi? Belki de aşk, bunların hepsinden biraz daha fazlası.

Bence aşkı yalnızca romantik bir heyecan olarak tanımlamak eksik kalır. Çünkü insanlık tarihi boyunca aşk; sevgililer arasında yaşanan bir duygu olmanın yanında aile, dostluk, bağlılık, fedakârlık, sadakat, toplumsal sorumluluk ve hatta kişinin kendisini anlamlandırma biçimiyle iç içe olmuştur. Üstelik aşkın nasıl yaşandığı ve nasıl ifade edildiği toplumdan topluma ciddi biçimde değişebilir.

Bilimsel araştırmalar da bu noktada ilginç bir tablo ortaya koyuyor. 2021 yılında 175 ülkeden 117.293 kişinin katıldığı, 45 dilde yürütülen geniş kapsamlı bir araştırma romantik aşkın dünya çapında oldukça yaygın bir insan deneyimi olduğunu, ancak aşkın yaşanma ve ifade edilme biçimlerinin kültür, toplumsal yapı ve çevresel koşullara göre değişebildiğini gösteriyor.

Yani belki de doğru soru “Aşk nedir?” değil, “İnsanlar aşkı kendi toplumlarının değerleri içinde nasıl anlamlandırıyor?” sorusudur.

Aşk Evrensel mi, Yoksa Kültürün Ürünü mü?

Aşkın biyolojik ve psikolojik temelleri olduğu konusunda ciddi miktarda araştırma bulunuyor. İnsanların yakınlık kurma, bağlanma, ait olma ve başka bir insanla duygusal bağ geliştirme eğilimi farklı toplumlarda tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Ancak aynı duygu her toplumda aynı anlama gelmiyor.

2023 yılında 45 ülkeden 9.474 kişi üzerinde yapılan bir araştırma, aşkın tutku, yakınlık ve bağlılık gibi farklı boyutlarının kültürel değişkenlerle ilişkili olabileceğini ortaya koydu. Araştırmacılar özellikle modernleşme, kolektivizm ve toplumsal cinsiyet eşitliği gibi faktörleri inceledi. Çalışmada aşkın özellikle yakınlık boyutunun bazı kolektivist toplumlarda daha yüksek bulunması dikkat çekiciydi; ancak yaş gibi bireysel faktörler hesaba katıldığında bazı ilişkilerin anlamlılığını kaybettiği de belirtildi.

Burada önemli bir ayrım var: “Bir toplum kolektivisttir, o halde insanlar daha çok sever” gibi basit bir sonuç çıkarmak doğru olmaz. Kültür, insan davranışını belirleyen tek faktör değildir. Yaş, ekonomik koşullar, eğitim, kişilik, aile yapısı, din, şehirleşme ve bireysel deneyimler de devreye girer.

Dolayısıyla kültür aşkın kendisini yaratmaktan çok, aşkın nasıl yorumlandığını, hangi davranışların romantik kabul edildiğini ve ilişkinin bireyden ne beklediğini şekillendiriyor olabilir.

Batı Toplumlarında Aşk: “Ben”den “Biz”e Giden Yol

Özellikle modern Batı toplumlarında romantik aşk çoğu zaman bireysel seçimin önemli bir parçası olarak görülüyor. “Kimi seviyorsam onunla birlikte olurum” düşüncesi, evlilik ve ilişki kararlarının giderek daha fazla kişisel tercihle ilişkilendirilmesini sağladı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa'nın önemli bölümünde romantik ilişki, kişinin kendisini gerçekleştirmesinin bir parçası olarak ele alınabiliyor. İlişkiden yalnızca aile kurması değil; duygusal tatmin, kişisel gelişim, arkadaşlık, cinsel uyum ve bireysel mutluluk sağlaması da beklenebiliyor. Kültürlerarası araştırmalar, bireycilik ve kolektivizmin romantik ilişkilerin nasıl yorumlandığıyla ilişkili olduğunu uzun zamandır tartışıyor.

Bu anlayışın güçlü tarafı, kişinin kendi duygularını ve tercihlerini merkeze alabilmesi. Fakat bunun başka bir sonucu da var: İlişki kişinin bireysel mutluluğunu sağlamıyorsa, ilişkiyi sürdürmek daha fazla sorgulanabiliyor.

Burada şu soru ortaya çıkıyor:

Aşk, insanı özgürleştiren kişisel bir seçim mi olmalı, yoksa iki insanın birbirine karşı sorumluluklarını da beraberinde getiren bir bağlılık mı?

Bana göre bu ikisini birbirinin alternatifi olarak görmek gerekmiyor. Sağlıklı bir aşk hem bireyin özgürlüğünü hem de ilişkinin karşılıklı sorumluluğunu taşıyabilir.

Hindistan ve Kolektivist Kültürlerde Aşkın Farklı Yüzü

Hindistan gibi aile bağlarının tarihsel olarak güçlü olduğu toplumlarda romantik ilişkiyi yalnızca iki birey arasındaki mesele olarak görmek her zaman yeterli değildir.

Evlilik, birçok durumda iki kişinin yanı sıra aileler arasındaki bir bağ olarak da değerlendirilebilir. Bu nedenle eş seçimi konusunda ailelerin beklentileri, sosyal statü, dini değerler, ekonomik koşullar ve toplumsal uyum gibi faktörler romantik duygularla birlikte düşünülebilir.

Ancak burada da klişeye düşmemek gerekiyor. Hindistan'ı “aşkın olmadığı, yalnızca görücü usulü evliliklerin bulunduğu” bir toplum olarak tanımlamak gerçeği yansıtmaz. Modernleşme, eğitim, şehirleşme, internet ve sosyal medya gençlerin ilişki kurma biçimlerini önemli ölçüde değiştiriyor.

Araştırmalar da kolektivist toplumlarda romantik aşkın önemsiz olduğu sonucunu desteklemiyor. Aksine, kolektivist değerlerin ilişkilere daha ilişkisel ve karşılıklı sorumluluk merkezli bir bakış kazandırabileceği tartışılıyor.

Belki burada aşkın anlamı “Seni seviyorum çünkü sen beni mutlu ediyorsun” cümlesinden “Seni seviyorum ve bu ilişkinin ailelerimiz, geleceğimiz ve birbirimize karşı sorumluluklarımız açısından da bir anlamı var” anlayışına doğru genişleyebiliyor.

Japonya, Kuzey Avrupa ve Değişen Aşk Anlayışları

Japonya gibi toplumlarda geleneksel toplumsal normlarla modern bireysel tercihler uzun süredir bir arada bulunuyor. Benzer şekilde İsveç, Norveç ve diğer Kuzey Avrupa toplumlarında bireysel özerklik, toplumsal eşitlik ve kişisel seçim daha güçlü biçimde vurgulanabiliyor.

World Values Survey verileri, toplumların aile, din, toplumsal cinsiyet, bireysel özgürlük ve yaşam tercihleri konusunda birbirlerinden ayrıldığını gösteriyor. Aynı zamanda bu değerlerin zaman içinde değiştiğini de ortaya koyuyor.

Burada önemli olan nokta şu: Modernleşme bütün toplumları tek bir kültüre dönüştürmüyor. World Values Survey analizleri, ülkelerin bazı değerlerde benzer yönlerde değişmesine rağmen tamamen aynı değerlere sahip olmadığını belirtiyor.

Dolayısıyla bugün Japonya'da, Türkiye'de, ABD'de veya İsveç'te yaşayan iki insanın aşk hakkındaki beklentileri arasında hem kültürel farklılıklar hem de kuşak, eğitim ve kişilik kaynaklı ortaklıklar bulunabilir.

Türk Toplumunda Aşk: Bireysel Duygudan Aile ve Çevreye

Türkiye bu açıdan oldukça ilginç bir örnek. Çünkü Türkiye'de geleneksel aile değerleriyle modern bireysel ilişki anlayışı aynı anda görülebiliyor.

Bir tarafta “seviyorsan mücadele et, sevdiğin insanın yanında ol” gibi bireysel romantizm anlayışı bulunurken, diğer tarafta ailelerin görüşü, ekonomik şartlar, toplumsal beklentiler, evlilik düşüncesi ve çevrenin onayı ilişkinin geleceğini etkileyebiliyor.

Üstelik İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayan genç bir kişinin aşk anlayışı ile küçük bir yerleşim yerinde büyümüş bir kişinin ilişki beklentileri arasında bile önemli farklar olabilir. Dolayısıyla “Türk insanı aşka şöyle bakar” şeklinde tek bir cümle kurmak mümkün değil.

Türkiye'de aşkın dili de kültürel olarak oldukça zengin. Şarkılarda, şiirlerde, filmlerde ve halk anlatılarında aşk bazen kavuşma, bazen ayrılık, bazen fedakârlık, bazen de imkânsızlık üzerinden anlatılıyor.

Belki de Türk kültüründe aşkı anlamanın en ilginç yollarından biri burada ortaya çıkıyor: Aşk sadece iki kişinin birbirine duyduğu his değil, aynı zamanda toplumun “iyi ilişki”, “iyi eş”, “iyi aile” ve “doğru hayat” hakkındaki beklentileriyle mücadele eden bir deneyim olabiliyor.

Erkekler Başarıya, Kadınlar İlişkilere mi Odaklanır?

Bu konuya gelirken özellikle dikkatli olmak gerekiyor. “Erkekler başarı odaklıdır, kadınlar ilişki odaklıdır” şeklindeki kesin ifadeler hem bilimsel açıdan aşırı genelleyici olur hem de bireysel farklılıkları görünmez hale getirir.

Bununla birlikte bazı kültürlerde erkeklere bağımsızlık, rekabet, ekonomik başarı ve statü; kadınlara ise bakım, ilişki yönetimi, aile ve duygusal sorumluluk gibi rollerin daha fazla yüklenebildiği gerçeği göz ardı edilemez.

Kültür ve benlik üzerine yapılan karşılaştırmalı çalışmalar, bağımsızlık ve başkalarıyla ilişkisel bağ kurma biçimlerinin hem kültürler hem de toplumsal cinsiyet rolleriyle bağlantılı olabileceğini gösteriyor. Ancak aynı araştırmalar kültür ile cinsiyet arasındaki farkların birbirinin basit karşılığı olmadığını da ortaya koyuyor.

Bu nedenle “erkekler böyle, kadınlar şöyle” demektense şöyle düşünmek daha sağlıklı olabilir:

Bir erkek, ailesine ve ilişkilerine son derece bağlı olabilir; fakat yetiştiği çevre ona öncelikle kariyer ve ekonomik başarıyı göstermiş olabilir. Bir kadın son derece bağımsız ve kariyer odaklı olabilir; buna rağmen ailesi ve sosyal çevresi onun ilişkilerine daha fazla önem vermesini bekleyebilir.

Yani farkın önemli bir bölümü biyolojik kaderden ziyade toplumsal beklentiler, rol modelleri, ekonomik koşullar ve yetiştirilme biçimleriyle bağlantılı olabilir.

Dahası, aşkın kendisi bu rollerin sınırlarını değiştirebilir. Başarılı olmak isteyen bir erkek, sevdiği insanla duygusal yakınlığı önemseyebilir. Kariyerine önem veren bir kadın da ilişkisinde derin bağlılık arayabilir. İnsanları iki kutuya ayırdığımızda aşkın gerçek karmaşıklığını kaçırıyoruz.

Aşkın Üç Boyutu: Tutku, Yakınlık ve Bağlılık

Aşkı anlamak için yalnızca “romantik duygu” kavramına bakmak yerine farklı bileşenlerini düşünmek daha açıklayıcı olabilir.

Psikolog Robert Sternberg'in üçgen aşk kuramında aşk; tutku, yakınlık ve bağlılık boyutları üzerinden ele alınır. Kültürlerarası araştırmalar da bu boyutların birbirinden tamamen aynı olmadığını gösteriyor.

Tutku, ilişkinin heyecan ve fiziksel çekim tarafını temsil eder.

Yakınlık, kişinin karşısındakiyle kendisini güvende hissetmesi, duygularını paylaşabilmesi ve birbirini gerçekten tanımasıyla ilgilidir.

Bağlılık ise ilişkinin yalnızca bugünün duygusundan ibaret olmadığını, geleceğe yönelik bir sorumluluk taşıdığını ifade eder.

Bence aşkın en sık yanlış anlaşılan tarafı da burada. İnsanlar bazen tutkunun azalmasını aşkın bittiği şeklinde yorumlayabiliyor. Oysa uzun süreli ilişkilerde tutkunun biçimi değişebilir; yakınlık ve bağlılık daha önemli hale gelebilir.

2024 tarihli kapsamlı bir literatür incelemesi de aşkın evrensel bir ihtiyaçla ilişkili olabileceğini, ancak yakınlığın, bağlılığın ve aşkın ifade edilme biçimlerinin kültür ve döneme göre değiştiğini vurguluyor.

Küreselleşme Aşkı Birbirine Benzetiyor mu?

Sosyal medya, Netflix, uluslararası müzik, çevrim içi arkadaşlıklar ve dating uygulamaları farklı kültürlerdeki insanların birbirlerinin ilişki anlayışlarını görmesini kolaylaştırdı.

Bugün Türkiye'de yaşayan biri Kore dizilerindeki ilişki biçimlerinden etkilenebilir; Hindistan'daki gençler Amerikan romantik komedilerinden etkilenebilir; Avrupa'daki biri Türk dizilerindeki aile merkezli ilişki anlatılarını takip edebilir.

Bu durum aşkın küreselleşmesini hızlandırıyor.

Ancak küreselleşme kültürel farklılıkları tamamen ortadan kaldırmıyor. İnsanlar aynı romantik filmi izleseler bile aile, din, ekonomik koşullar, toplumsal cinsiyet normları ve kişisel geçmişleri nedeniyle filmi farklı yorumlayabilirler.

World Values Survey araştırmaları da küresel ölçekte değerlerde önemli dönüşümler yaşandığını, fakat toplumların tamamen aynı değerlere doğru ilerlemediğini gösteriyor.

Dolayısıyla Instagram'da aynı aşk sözlerini paylaşmak, aşkı aynı şekilde yaşamak anlamına gelmiyor.

Aşkın Yerel ve Küresel Dinamikleri

Aşkın günümüzdeki biçimini yalnızca kültürle açıklamak da yetersiz olur. Ekonomik koşulların da büyük etkisi var.

Konut fiyatları, iş güvencesi, eğitim süresi, şehirleşme, göç ve ekonomik bağımsızlık insanların ilişki ve evlilik kararlarını etkileyebiliyor. Bir çiftin birbirini sevmesi, ekonomik ve sosyal şartların ilişkiyi sürdürmeyi kolaylaştıracağı anlamına gelmiyor.

Özellikle genç yetişkinler açısından “seviyorum ama evlenemiyorum” veya “birlikte olmak istiyoruz fakat ekonomik olarak hazır değiliz” gibi durumlar aşk ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafeyi gösteriyor.

Bu yüzden aşkı yalnızca psikolojik bir deneyim olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir olay olarak da düşünmek gerekiyor.

Aşkın Evrensel Yanı: Ait Olma İhtiyacı

Farklı toplumların aşk anlayışlarını karşılaştırdığımızda bütün farklılıkların altında ortak bir insan deneyimi ortaya çıkıyor: İnsanların bağ kurma ihtiyacı.

175 ülkeden alınan verilerle yapılan geniş araştırma da romantik aşkın çok farklı kültürel bağlamlarda karşılaşılan bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Bence aşkın evrenselliği tam da burada.

Bir Japon'un aşkı ifade etme biçimi bir Brezilyalınınkinden farklı olabilir. Bir Türk ailesinin ilişkiye yaklaşımı bir İsveç ailesinden farklı olabilir. Bir Amerikalı bireysel mutluluğu daha fazla öne çıkarabilirken, başka bir toplumda aile ve topluluk daha belirleyici olabilir.

Ama sevildiğini hissetmek, birine güvenmek, özlemek, önemsenmek ve bir başkasının hayatında anlamlı bir yere sahip olmak gibi deneyimler kültürler arasında şaşırtıcı biçimde tanıdık olabilir.

Peki Gerçekten Aşk Nedir?

Bütün bunları bir araya getirdiğimde aşkı tek bir cümleyle tanımlamak bana hâlâ zor geliyor. Fakat şöyle bir tanım yapılabilir:

Aşk; bir başka insana yönelik yoğun duygusal bağın, yakınlık arzusunun, anlam verme ihtiyacının ve kimi zaman bağlılık ile sorumluluğun birleştiği; biyolojik, psikolojik ve kültürel boyutları olan bir insan deneyimidir.

Bu tanımın önemli tarafı “kültürel” kelimesi. Çünkü insan âşık olduğunda yalnızca kendi duygularıyla hareket etmiyor. Ailesinden öğrendikleri, çocukluğunda gördüğü ilişkiler, toplumun kadın ve erkekten bekledikleri, ekonomik koşulları, dini veya felsefi görüşleri, izlediği filmler, okuduğu kitaplar ve geçmiş deneyimleri de aşkı nasıl yaşadığını etkileyebiliyor.

Belki de bu nedenle aynı kelime, yani “aşk”, dünyanın farklı yerlerinde bambaşka hayat hikâyelerinin içinde ortaya çıkıyor.

Sonuçta aşk sadece “birini sevmek” değildir. Kimi zaman özgürlük, kimi zaman bağlılık; kimi zaman bireysel seçim, kimi zaman aileyle kurulan bir bağ; kimi zaman tutku, kimi zaman sessiz bir sadakat anlamına gelebilir.

Ve sanırım asıl ilginç soru hâlâ cevaplanmış değil:

Bir insanı gerçekten sevdiğimizi nasıl anlarız? Onu istediğimiz için mi seviyoruz, yoksa onun kendi hayatını yaşayabilmesine rağmen yanında kalmayı seçtiğimiz için mi?

Aşk bizi kendimize daha mı yakınlaştırıyor, yoksa sevdiğimiz insanla kurduğumuz bağ bizi kendimizden uzaklaştırabiliyor mu?

Bir ilişkinin “gerçek aşk” olması için tutku şart mı, yoksa güven, saygı ve uzun süreli bağlılık da aşkın en az tutku kadar önemli parçaları mı?

Belki de farklı kültürlerin bize öğrettiği en önemli şey şu: Aşkın tek bir dili yok. İnsanlar onu farklı kelimelerle, farklı ritüellerle ve farklı beklentilerle yaşıyor. Fakat bütün bu farklılıkların altında, başka bir insanla gerçek bir bağ kurma arzusu var.

Bu yüzden aşkı anlamak biraz da insanı anlamaya çalışmak demek.

Kaynaklar ve Araştırma Notları

- 175 ülkeden 117.293 katılımcıyı kapsayan geniş kültürlerarası romantik aşk araştırması: aşk, yakınlık, tutku, bağlılık, kıskançlık, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kolektivizm gibi değişkenleri karşılaştırıyor.

- Sorokowski ve arkadaşlarının 45 ülkeden 9.474 kişiyle gerçekleştirdiği Scientific Reports araştırması, modernleşme, kolektivizm ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile aşk deneyimleri arasındaki ilişkileri inceliyor.

- World Values Survey, yaklaşık 120 toplumda aile, toplumsal cinsiyet, din, bireysellik, güven, yaşam değerleri ve kültürel değişimleri uzun dönemli olarak araştırıyor.

- Kültür ve aşk ilişkisine yönelik literatür incelemeleri, aşkın evrensel bir insan ihtiyacı olabileceğini ancak ifade edilme biçiminin kültür ve tarihsel dönemlere göre değiştiğini vurguluyor.

- Kültür, toplumsal cinsiyet ve benlik üzerine karşılaştırmalı çalışmalar, bağımsızlık ve ilişkisel benlik anlayışlarının kültürel bağlamla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Bu kaynaklar aşkın tek bir kültürel kalıba indirgenemeyeceğini gösteriyor. Araştırmaların ortak mesajı, aşkın insan yaşamında geniş ölçüde karşılaşılan bir deneyim olduğu; fakat aşkın ne anlama geldiğinin, nasıl ifade edildiğinin ve ilişkilerden hangi beklentilerin doğduğunun toplumdan topluma ve bireyden bireye değişebildiğidir.

Tekrarları azaltıp sonuç bölümünü sıkılaştırToplumsal cinsiyet bölümüne farklılıkları ekle

Tekrarları azaltıp sonuç bölümünü sıkılaştır

Toplumsal cinsiyet bölümüne farklılıkları ekle

Özgün deneyim iddiasını somutlaştır